Makaleler


COP’un Dünü, Bugünü ve COP31’e Giden Yol


- - 02 Eylül 2026

Özet

Bu makalede COP'un ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, uluslararası iklim müzakerelerinin önemli kırılma noktaları ve bu sürecin günümüz iklim politikalarının şekillenmesindeki rolü ele alınacaktır. Ayrıca COP31'e giden süreçte öne çıkan gelişmeler ve bunların iş dünyası açısından taşıdığı anlam değerlendirilecektir.

Anahtar Kelimeler

İklim politikası, COP, COP31.

1. Giriş

1.1. COP Nedir ve Neden Önemlidir?

COP (Conference of the Parties – Taraflar Konferansı), Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf ülkelerin küresel iklim politikalarını müzakere etmek üzere bir araya geldiği en üst karar alma organıdır. Her yıl düzenlenen konferanslar, devlet temsilcilerinin yanı sıra uluslararası kuruluşları, özel sektörü, akademik çevreleri, sivil toplum kuruluşlarını ve finans kuruluşlarını da bir araya getirmektedir. COP sürecinin temel amacı, atmosferdeki sera gazı yoğunluklarının iklim sistemi üzerinde insan kaynaklı tehlikeli etkiler oluşturmasını önleyecek bir düzeyde dengelenmesine yönelik uluslararası iş birliğini geliştirmektir. Bununla birlikte COP gündemi zaman içerisinde yalnızca sera gazı emisyonlarının azaltılmasıyla sınırlı kalmamış; iklim değişikliğine uyum, iklim finansmanı, kayıp ve zarar, teknoloji transferi, karbon piyasaları ve adil geçiş gibi çok boyutlu konuları da kapsayan geniş bir yapıya dönüşmüştür. 

Bu gelişim, COP toplantılarında şekillenen karar ve politikaların etkisini de giderek genişletmiştir. Söz konusu kararlar yalnızca ülkelerin çevre ve iklim politikalarının yönünü belirlemekle kalmamakta; yatırım kararları, tedarik zincirleri, sürdürülebilirlik raporlaması, karbon yönetimi ve finansmana erişim gibi alanlar üzerinden iş dünyasını da doğrudan veya dolaylı biçimde etkilemektedir. Bu nedenle COP sürecinin ve bu süreçte ortaya çıkan uluslararası iklim politikalarının anlaşılması, günümüz iş dünyası açısından giderek daha fazla stratejik önem taşımaktadır. Küresel iklim yönetişiminin kurumsal temelleri, 1992 yılında gerçekleştirilen Rio Dünya Zirvesi’nde kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ile atılmıştır. 

Sözleşmenin 1994 yılında yürürlüğe girmesinin ardından taraf ülkelerin düzenli olarak bir araya gelmesi öngörülmüş ve bu kapsamda ilk Taraflar Konferansı, İlk COP organizasyonu, 1995 yılında Berlin’de gerçekleştirilmiştir. 

Böylece günümüzde küresel iklim politikalarının temel müzakere ve karar alma mekanizmalarından biri hâline gelen COP süreci resmen başlamıştır. Berlin’de gerçekleştirilen ilk COP organizasyonunda, mevcut taahhütlerin iklim değişikliğiyle mücadele bakımından yeterli olmadığı sonucuna varılmış ve özellikle gelişmiş ülkeler için daha güçlü emisyon azaltım yükümlülüklerinin oluşturulmasına yönelik yeni bir müzakere sürecinin başlatılması kararlaştırılmıştır. Berlin Yetki Belgesi olarak anılan bu süreç, iki yıl sonra kabul edilecek ve uluslararası iklim politikasının ilk önemli kırılma noktalarından birini oluşturacak Kyoto Protokolü’nün hukuki ve siyasi zeminini hazırlamıştır.

2. Kyoto Protokolü ve Emisyon Ticaret Sistemi

1997 yılında Japonya’nın Kyoto kentinde gerçekleştirilen COP3, uluslararası iklim müzakereleri açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Konferans kapsamında kabul edilen Kyoto Protokolü ile gelişmiş ülkelere ilk kez resmi bağlayıcı sera gazı emisyon azaltım hedefleri getirilmiştir. Kyoto’da hazırlanan protokol, özellikle 2008–2012 yıllarını kapsayan ilk taahhüt döneminde belirli gelişmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarını belirlenen referans seviyelerine kıyasla azaltmalarını öngörmüştür. Bunun yanı sıra Emisyon Ticareti, Temiz Kalkınma Mekanizması ve Ortak Yürütme gibi piyasa temelli araçların uluslararası iklim politikasına dâhil edilmesi de Kyoto Protokolü’nün başlıca yeniliklerindendir. Bununla birlikte Kyoto Protokolü’nün uygulama yapısı zaman içerisinde bazı sınırlılıkları da ortaya çıkarmıştır. Bağlayıcı emisyon azaltım yükümlülüklerinin esas olarak gelişmiş ülkeler üzerinde yoğunlaşması, Amerika Birleşik Devletleri’nin Protokolü onaylamaması ve gelişmekte olan büyük ekonomilerin bağlayıcı azaltım hedeflerinin dışında kalması, sistemin küresel emisyonlar üzerindeki etkisini sınırlandırmıştır. Dünya ekonomisinin ve küresel emisyon dağılımının değişmesiyle birlikte, yalnızca belirli bir ülke grubuna yükümlülük getiren bir yapının iklim değişikliğiyle mücadelede yeterli olmayacağı daha belirgin hâle gelmiştir. Kyoto Protokolü’nün bu sınırlılıkları, uluslararası toplumun daha kapsayıcı ve uzun vadeli bir iklim rejimi oluşturma arayışını hızlandırmıştır. 

Kyoto Protokolü sonrası önemli bir toplantı ise 2009 yılında Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da gerçekleştirilen COP15, Kyoto sonrası dönemin şekillendirilmesi bakımından yüksek beklentilerle karşılanmıştır. Konferanstan, daha geniş katılıma dayanan, kapsamlı ve hukuken bağlayıcı yeni bir küresel iklim anlaşmasının ortaya çıkması beklenmiştir. Ancak Kopenhag’daki müzakerelerde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki sorumluluk paylaşımı, emisyon azaltım yükümlülükleri, iklim finansmanı ve ekonomik kalkınma öncelikleri gibi konularda önemli görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Bu süreçte, tarafların üzerinde uzlaştığı kapsamlı ve hukuken bağlayıcı yeni bir iklim anlaşmasına ulaşılamamıştır. Kopenhag Mutabakatı, küresel sıcaklık artışının sınırlandırılması ve gelişmekte olan ülkelere sağlanacak iklim finansmanı gibi daha sonraki müzakerelerde önem kazanacak bazı unsurları gündeme taşımış olsa da, konferans başlangıçta kendisine yüklenen beklentileri tam olarak karşılayamamıştır. Bununla birlikte Kopenhag’da yaşanan sıkışmışlık, uluslararası iklim müzakerelerinin sona ermesine değil, müzakere yaklaşımının yeniden değerlendirilmesine yol açmıştır. Kyoto Protokolü’nde olduğu gibi yukarıdan aşağıya belirlenen ve belirli ülke gruplarına bağlayıcı hedefler yükleyen bir yapı yerine, ülkelerin kendi ulusal koşullarını ve kapasitelerini dikkate alarak iklim hedeflerini belirleyebilecekleri daha esnek ve kapsayıcı bir model, giderek ön plana çıkmıştır. Bu yaklaşım değişikliği, ilerleyen yıllarda Paris Anlaşması ile şekillenecek yeni küresel iklim rejiminin de temelini oluşturmuştur.

3. COP21 ve Paris İklim Anlaşması

Kopenhag’da, beklenen kapsamlı ve bağlayıcı anlaşmaya ulaşılamamasının ardından devam eden müzakere süreci, 2015 yılında Paris’te gerçekleştirilen COP21 ile küresel iklim politikaları açısından yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. 

12 Aralık 2015 tarihinde kabul edilen Paris Anlaşması, Kyoto Protokolü’nden farklı olarak yalnızca gelişmiş ülkelere yükümlülük getiren bir yapı yerine, gelişmişlik düzeylerinden bağımsız olarak tüm tarafların küresel ısınma ile mücadeleye katkı sunmasını esas alan daha kapsayıcı bir yaklaşım benimsemiştir. İmzaya sunulan bu anlaşma ile küresel ortalama sıcaklık artışının sanayi öncesi seviyelere kıyasla 2°C’nin oldukça altında tutulması ve sıcaklık artışının 1,5°C ile sınırlandırılmasına yönelik çabaların sürdürülmesi ortak bir küresel hedef hâline gelmiştir. Bu çerçevede Paris Anlaşması, iklim değişikliğiyle mücadelede yalnızca yeni hedefler belirleyen bir uluslararası düzenleme değil, ülkelerin kendi ulusal koşulları ve kapasiteleri doğrultusunda sorumluluk üstlendiği ve bu sorumlulukların zaman içerisinde güçlendirilmesini öngören yeni bir küresel iklim rejiminin temelini oluşturmuştur. Paris Anlaşması’nın en önemli unsurlarından biri, taraf ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadeleye ilişkin ulusal hedeflerini ortaya koydukları Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılar sistemidir. Ulusal Katkı Beyanları ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltmak ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak amacıyla belirledikleri ulusal hedef, politika ve tedbirleri ifade etmektedir. Kyoto Protokolü’nde belirli gelişmiş ülkelere uluslararası düzeyde belirlenen bağlayıcı emisyon azaltım hedefleri getirilirken, Paris İklim Anlaşması sistemi her ülkenin kendi ulusal koşulları, kapasitesi ve kalkınma öncelikleri doğrultusunda katkısını belirlemesine dayanmaktadır. Böylece iklim değişikliğiyle mücadelenin yalnızca belirli bir ülke grubunun sorumluluğunda olduğu bir yapıdan, tüm tarafların sürece katkı sunduğu daha kapsayıcı bir modele geçilmiştir. Paris Anlaşması, ülkelerin bir kez hedef belirlemesine dayanan statik bir sistem olarak tasarlanmamıştır. Anlaşmanın temel yaklaşımı, tarafların iklim hedeflerini zaman içerisinde kademeli olarak güçlendirmeleri üzerine kuruludur. Bu doğrultuda ülkelerin Ulusal Katkı Beyanlarını beş yıllık dönemler içerisinde sunmaları ve güncellemeleri öngörülmekte; birbirini takip eden her katkının bir önceki katkıya kıyasla ilerleme göstermesi ve mümkün olan en yüksek hedef düzeyini yansıtması beklenmektedir. Böylece ülkelerin değişen ekonomik, teknolojik ve politik koşullar doğrultusunda iklim hedeflerini düzenli olarak gözden geçirmeleri ve daha iddialı taahhütlerde bulunmaları amaçlanmaktadır. Bu süreci destekleyen temel mekanizmalardan biri de Küresel Durum Değerlendirmesi sistemidir. Beş yılda bir gerçekleştirilen bu değerlendirme aracılığıyla, tarafların bireysel performanslarından ziyade küresel ölçekte Paris Anlaşması’nın uzun vadeli hedeflerine ulaşılması yönünde ne ölçüde ilerleme kaydedildiği ele alınmaktadır. İlk Küresel Durum Değerlendirmesi, 2023 yılında Dubai’de gerçekleştirilen COP28 kapsamında tamamlanmış ve mevcut küresel çabaların Paris Anlaşması’nın uzun vadeli hedeflerine ulaşılması bakımından yeterli olmadığı yönündeki tabloyu ortaya koymuştur. Bu kapsamda Paris İklim Anlaşması, birbirini tamamlayan ve düzenli olarak yenilenen bir döngü üzerine kurulmuştur. Ülkeler ulusal katkılarını belirlemekte, bu katkılar doğrultusundaki uygulamalar ve emisyon eğilimleri takip edilmekte, küresel ilerleme belirli aralıklarla değerlendirilmekte ve elde edilen sonuçların ardından taraflardan daha güçlü hedeflerle yeni katkılar sunmaları beklenmektedir. Bu mekanizmanın nihai amacı ise küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelerin 2°C’nin oldukça altında tutmak ve sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlandırmaya yönelik çabaları sürdürmektir. Paris Anlaşması ile birlikte özellikle 1,5°C hedefi, ilerleyen yıllarda uluslararası iklim politikalarının temel referans noktalarından biri hâline gelmiştir. Bu hedef; ülkelerin net sıfır taahhütlerinden enerji dönüşümü politikalarına, emisyon azaltım stratejilerinden iklim finansmanına kadar geniş bir politika alanını etkilerken, aynı zamanda özel sektörün yatırım kararları ve düşük karbonlu ekonomiye geçiş stratejileri bakımından da belirleyici bir çerçeve oluşturmaya başlamıştır. Paris Anlaşması’nın 2015 yılında kabul edilmesiyle küresel iklim rejiminin temel çerçevesi oluşturulmuş olmakla birlikte, Anlaşma’da belirlenen hedeflerin nasıl uygulanacağına ilişkin çeşitli teknik, hukuki ve siyasi konular sonraki yıllarda gerçekleştirilen COP toplantılarının gündeminde yer almaya devam etmiştir. Bu nedenle Paris sonrasındaki dönem, yeni bir küresel iklim anlaşması oluşturma arayışından ziyade, Paris Anlaşması’nın uygulanmasına yönelik kuralların geliştirilmesi, ülkelerin taahhütlerinin somut politikalara dönüştürülmesi ve küresel iklim eyleminin güçlendirilmesi süreci olarak şekillenmiştir. Bu kapsamda özellikle COP26 Glasgow, COP27 Şarm El-Şeyh, COP28 Dubai, COP29 Bakü ve COP30 Belém toplantıları; emisyonların azaltılması, iklim finansmanı, kayıp ve zarar, enerji dönüşümü ve Paris Anlaşması’nın uygulama mekanizmalarının geliştirilmesi bakımından öne çıkan aşamalar olmuştur. Söz konusu konferanslar, küresel iklim politikasının hedef belirleme aşamasından giderek uygulama, finansman ve dönüşüm odaklı bir yapıya yöneldiğini ortaya koymuştur.

4. Paris Sonrası COP Toplantıları

Paris Anlaşması’nın kabul edilmesinin ardından gerçekleştirilen COP toplantılarında, yeni bir küresel iklim rejiminin oluşturulmasından ziyade Anlaşma ile belirlenen hedeflerin uygulanmasına yönelik düzenlemeler, finansman mekanizmaları ve dönüşüm politikaları ön plana çıkmıştır. Bu çerçevede Glasgow’dan Belém’e uzanan süreç; emisyon azaltımı, enerji dönüşümü, iklim finansmanı, kayıp ve zarar ile Paris Anlaşması’nın uygulama mekanizmalarının geliştirilmesi bakımından önemli aşamalara sahne olmuştur. COVID-19 pandemisi nedeniyle bir yıl ertelenerek 2021 yılında Birleşik Krallık’ın Glasgow kentinde gerçekleştirilen COP26, Paris Anlaşması’nın uygulanması bakımından önemli bir aşama olmuştur. Konferans sonunda kabul edilen Glasgow İklim Paktı ile küresel sıcaklık artışının 1,5°C ile sınırlandırılması hedefinin uluslararası iklim gündemindeki önemi güçlendirilmiş ve taraflara mevcut emisyon azaltım hedeflerini artırmaları yönünde çağrıda bulunulmuştur. Bunun yanı sıra Paris Anlaşması’nın uygulanmasına ilişkin uzun süredir müzakere edilen bazı teknik kurallar tamamlanmış; özellikle şeffaflık mekanizmaları ve İklim Anlaşması’nın 6. maddesi kapsamındaki uluslararası karbon piyasalarının işleyişine ilişkin ilerleme sağlanmıştır. Kömür kullanımının kademeli olarak azaltılması ve verimsiz fosil yakıt sübvansiyonlarının aşamalı biçimde kaldırılmasına yönelik ifadelerin karar metninde yer alması ise enerji dönüşümünün COP gündemindeki ağırlığını artırmıştır. Sonraki COP oturumlarından olan 2023 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai kentinde düzenlenen COP28 ise Paris Anlaşması kapsamında gerçekleştirilen ilk Küresel Durum Değerlendirmesi’nin tamamlanması bakımından önem taşımıştır. Değerlendirme sonucunda mevcut küresel çabaların Paris Anlaşması’nın uzun vadeli hedeflerine ulaşılması için yeterli olmadığı ortaya konulmuştur. Konferansın öne çıkan diğer sonuçlarından biri, enerji sistemlerinde fosil yakıtlardan uzaklaşmaya yönelik ifadenin nihai karar metnine dâhil edilmesi olmuştur. Bunun yanı sıra 2030 yılına kadar küresel yenilenebilir enerji kapasitesinin üç katına çıkarılması ve enerji verimliliğindeki yıllık iyileşme hızının iki katına yükseltilmesi yönündeki hedefler de kabul edilmiştir. COP27’de kurulmasına karar verilen Kayıp ve Zarar Fonu’nun işler hâle getirilmesine yönelik kararların alınması da Dubai’de kaydedilen önemli gelişmeler arasında yer almıştır. 

Birleşik Arap Emirlik’lerinde düzenlenen COP 28 sonrasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de gerçekleştirilen COP29’un temel gündemini ise iklim finansmanı oluşturmuştur. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin enerji dönüşümünü gerçekleştirebilmesi, iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlayabilmesi ve Paris Anlaşması kapsamındaki hedeflerini uygulayabilmesi için ihtiyaç duyulan finansmanın büyüklüğü müzakerelerin merkezinde yer almıştır. Konferans sonucunda Yeni Kolektif Niceliksel İklim Finansmanı Hedefi üzerinde anlaşmaya varılmış ve gelişmekte olan ülkelere yönelik iklim finansmanının 2035 yılına kadar yıllık en az 300 milyar ABD dolarına çıkarılması kararlaştırılmıştır. 

Bunun yanında kamu ve özel kaynaklar dâhil olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin iklim eylemlerine yönelik finansman akışlarının 2035 yılına kadar yıllık 1,3 trilyon ABD doları seviyesine yükseltilmesine yönelik daha geniş kapsamlı bir hedef ortaya konulmuştur. Bu gelişmeler, iklim finansmanının Paris Anlaşması’nın uygulanabilirliği bakımından temel unsurlardan biri hâline geldiğini göstermiştir. 

Son COP toplantısı Brezilya’nın Belém kentinde gerçekleştirilen COP30 ise, Paris Anlaşması’nın kabulünün onuncu yılına denk gelmesi ve uluslararası iklim politikasında uygulama boyutunun daha belirgin hâle gelmesi bakımından önem taşımıştır. Konferansta yeni hedeflerin belirlenmesinden çok mevcut taahhütlerin hayata geçirilmesi, ülkelerin Ulusal Katkı Beyanları’nın uygulanması, iklim finansmanının artırılması, uyum politikalarının geliştirilmesi, adil geçiş ve Paris Anlaşması’nın hedefleri ile mevcut uygulamalar arasındaki farkın azaltılması üzerinde durulmuş- tur. Konferans sonunda kabul edilen Belém siyasi paketi de Küresel Durum Değerlendirmesi sonuçlarının uygulanması, adil geçiş, iklim finansmanı, kayıp ve zarar, şeffaflık ve ulusal iklim hedeflerinin güçlendirilmesi gibi farklı alanları bir araya getirmiştir. Glasgow’dan Belém’e uzanan bu süreç, Paris Anlaşması sonrasında küresel iklim politikalarının geçirdiği yön değişimini açık biçimde ortaya koymaktadır. İlk dönemlerde temel tartışma ülkelerin hangi emisyon azaltım hedeflerini üstleneceği üzerinde yoğunlaşırken, Paris sonrasında gündem giderek bu hedeflerin nasıl uygulanacağı, gerekli dönüşümün nasıl finanse edileceği ve iklim politikalarının enerji, sanayi ve diğer ekonomik faaliyetlere nasıl yansıtılacağı sorularına yönelmiştir. Bu nedenle COP30 sonrasında küresel iklim rejiminin temel meselesi, yeni hedefler açıklamaktan çok mevcut taahhütleri somut politikalara, yatırımlara ve dönüşüm programlarına dönüştürmek olarak öne çıkmaktadır. Bu yaklaşım aynı zamanda COP31’e giden sürecin temel çerçevesini de oluşturmaktadır.

5. COP31 Antalya ve Türkiye

Yaklaşık otuz yıllık COP süreci değerlendirildiğinde, küresel iklim müzakerelerinin önemli bir dönüşüm geçirdiği görülmektedir. Kyoto döneminde tartışmalar ağırlıklı olarak ülkelerin üstleneceği emisyon azaltım yükümlülükleri üzerinde yoğunlaşırken, Paris Anlaşması ile birlikte tüm tarafların ortak küresel hedefler doğrultusunda katkı sunduğu daha kapsayıcı bir yapı oluşturulmuştur. Paris sonrasındaki dönemde ise gündemin ağırlık merkezi, yeni hedeflerin belirlenmesinden mevcut hedeflerin nasıl uygulanacağına ve söz konusu dönüşümün nasıl finanse edileceğine doğru kaymıştır. Bu dönüşümün bir sonraki önemli aşamasını, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 oluşturacaktır. Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenecek konferans, ülkemiz açısından da önemli bir dönüm noktası niteliğindedir. Türkiye COP31 Başkanlığını üstlenirken, konferansın resmi müzakerelerinin yürütülmesinde Türkiye ile Avustralya arasında oluşturulan iş birliği modeli uygulanacaktır. Bu kapsamda Avustralya’nın “Müzakereler Başkanı” rolüyle resmi müzakere sürecine liderlik etmesi, Türkiye’nin ise COP Başkanlığı ve ev sahipliğinin yanı sıra COP31 Eylem Gündemi’nin yürütülmesinde temel rol üstlenmesi öngörülmektedir. COP31 öncesindeki hazırlık sürecinin de bu iş birliği yaklaşımını yansıtması beklenmektedir. Pre-COP toplantısının Fiji’de gerçekleştirilmesi ve Pasifik ülkelerinin iklim değişikliğinin etkileri, uyum ve iklim finansmanına ilişkin önceliklerinin Antalya’daki görüşmelere taşınması planlanmaktadır. Bu çerçevede COP31 gündeminin yalnızca emisyonların azaltılmasına değil, iklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklılığın artırılması, uyum politikalarının güçlendirilmesi ve gerekli finansmanın sağlanması gibi alanlara da odaklanması beklenmektedir. Paris Anlaşması’nın kabulünün üzerinden on yılı aşkın süre geçmiş olması, COP31’de uygulama boyutunu daha belirgin hâle getirmektedir. 

Küresel iklim rejiminin temel sorusu artık yalnızca ülkelerin hangi hedefleri açıkladıkları değil, bu hedeflerin reel ekonomide ne ölçüde karşılık bulabildiğidir. COP30 sonrasında yürütülen Belém Mission to 1.5 süreci de bu yaklaşımın önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. Söz konusu süreç, ülkelerin Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılarının ve Ulusal Uyum Planlarının uygulanmasını hızlandırmayı, uluslararası iş birliğini güçlendirmeyi ve iklim eylemine yönelik yatırımları artırmayı amaçlamaktadır. 

Bu nedenle Antalya’daki müzakerelerde yeni hedeflerin ilan edilmesinden ziyade mevcut taahhütlerin enerji, sanayi, ulaşım, tarım ve finans gibi temel ekonomik alanlarda somut politikalara ve yatırımlara nasıl dönüştürüleceğinin ön plana çıkması beklenmektedir. Paris Anlaşması’nın 1,5°C hedefi ile ülkelerin mevcut iklim politikaları arasındaki farkın azaltılması da COP31’in temel gündemlerinden biri olacaktır. Paris sisteminin ülkelerin Ulusal Katkı Beyanları’nı belirli aralıklarla güçlendirmelerine dayanması nedeniyle, açıklanan yeni nesil ulusal iklim hedeflerinin gerçek emisyon azaltımlarına dönüşmesi önem taşımaktadır. Dolayısıyla müzakerelerin yalnızca ülkelerin hedeflerinin ne ölçüde iddialı olduğu üzerinde değil, bu hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için gerekli politika araçları, teknolojiler, yatırımlar ve uluslararası iş birliği modelleri üzerinde de yoğunlaşması beklenmektedir. İklim finansmanının da COP31 gündemindeki ağırlığını koruyacağı öngörülmektedir. COP29 Bakü ve COP30 Belém sonrasında özellikle gelişmekte olan ülkelerin düşük karbonlu ekonomiye geçişinin desteklenmesi, iklim değişikliğine uyum yatırımlarının finansmanı ve iklim değişikliğinin etkilerine karşı daha kırılgan durumdaki ülkelere gerekli kaynakların sağlanması önemini korumaktadır. COP31’in Pasifik ülkeleriyle kurulan özel yapısı da bu açıdan dikkat çekmektedir. Küçük Ada Gelişmekte Olan Devletlerin iklim finansmanına ilişkin ihtiyaçlarının COP31 Eylem Gündemi kapsamında ele alınmasının planlanması, finansman tartışmalarının yalnızca sağlanacak kaynakların büyüklüğüyle sınırlı kalmayacağını, söz konusu kaynakların en fazla ihtiyaç duyan ülkelere nasıl ulaştırılacağı konusunun da gündemde olacağını göstermektedir. Enerji dönüşümü de COP31’e giden süreçte önemini koruyan bir diğer alan olarak öne çıkmaktadır. COP28’de enerji sistemlerinde fosil yakıtlardan uzaklaşmaya yönelik çağrının COP kararlarına dâhil edilmesinin ardından tartışmalar, dönüşümün gerekliliğinden çok bu dönüşümün hangi hızda ve hangi yatırım araçlarıyla gerçekleştirileceği üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılması, enerji verimliliğinin geliştirilmesi, elektrifikasyonun yaygınlaştırılması, enerji depolama teknolojilerinin geliştirilmesi, şebeke altyapısının güçlendirilmesi ve düşük karbonlu sanayi teknolojilerinin desteklenmesi bu sürecin temel unsurları arasında yer almaktadır. Dolayısıyla COP31 kapsamında yürütülecek tartışmaların, yalnızca ülkelerin enerji politikaları açısından değil, enerji yoğun sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin yatırım kararları ve uzun vadeli rekabet stratejileri bakımından da önem taşıması beklenmektedir. COP31’in Antalya’da gerçekleştirilecek olması Türkiye açısından yalnızca önemli bir uluslararası konferansa ev sahipliği yapılması anlamına gelmemektedir. Konferans, Türkiye’nin yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, sanayide dönüşüm, yeşil finansman, döngüsel ekonomi ve düşük karbonlu üretim 

alanlarında yürüttüğü çalışmaların uluslararası düzeyde daha görünür hâle getirilmesi açısından önemli bir fırsat sunmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye’nin düşük karbonlu kalkınma sürecinin ve özel sektörünün dönüşüm kapasitesinin uluslararası iklim gündeminde daha fazla yer bulması açısından da COP31 ayrı bir önem taşımaktadır. 

Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki güçlü ticari ilişkiler, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın kesin uygulama dönemine geçmesi ve küresel tedarik zincirlerinde karbon performansının giderek daha fazla önem kazanması dikkate alındığında, COP31’in Türk iş dünyası açısından yalnızca diplomatik bir zirve olarak değerlendirilmemesi gerekmektedir. COP31’e uzanan süreç, şirketlerin karbon yönetimi, enerji dönüşümü, sürdürülebilirlik raporlaması, yeşil finansmana erişim ve düşük karbonlu üretim yatırımları bakımından mevcut konumlarını değerlendirmeleri ve gelecek dönem stratejilerini gözden geçirmeleri açısından da önemli bir fırsat sunmaktadır. Rio’dan Kyoto’ya, Kopenhag’dan Paris’e ve sonrasında Glasgow, Şarm El-Şeyh, Dubai, Bakü ve Belém’e uzanan süreçte küresel iklim politikasının temel çerçevesi büyük ölçüde oluşturulmuştur. COP31’e gelindiğinde ise temel tartışma, belirlenen hedeflerin gerçek ekonomide nasıl hayata geçirileceği üzerinde yoğunlaşmaktadır. 

Enerji sistemlerinin dönüşümü, sanayinin karbonsuzlaştırılması, yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve ihtiyaç duyulan finansmanın sağlanması yalnızca devletlerin alacağı kararlarla gerçekleştirilebilecek bir süreç değildir. Kamu politikalarının yanı sıra özel sektörün yatırımları ve dönüşüm kapasitesi de bu sürecin başarısında belirleyici olacaktır. Bu çerçevede Antalya’da gerçekleştirilecek COP31, küresel iklim politikasında hedeflerin belirlenmesinden uygulama ve dönüşüm odaklı bir döneme geçişin önemli aşamalarından biri olmaya adaydır. Türkiye açısından ise konferans, küresel iklim politikalarının tartışıldığı bir zirveye ev sahipliği yapmanın ötesinde, ülkenin ve Türk iş dünyasının düşük karbonlu ekonomideki gelecek konumunu ortaya koyması bakımından stratejik bir önem taşımaktadır.

6. COP31 Türk İş Dünyası 

COP31’in Türkiye’de gerçekleştirilecek olması, konferansın Türk iş dünyası açısından taşıdığı önemi daha da artırmaktadır. Antalya’da düzenlenecek konferans; Türkiye’nin 2053 Net Sıfır Emisyon hedefi, yeni Ulusal Katkı Beyanı, ulusal karbon fiyatlandırma mekanizmalarının geliştirilmesi ve Avrupa Birliği’nin iklim politikalarının Türk ihracatçıları üzerindeki artan etkisiyle aynı döneme denk gelmektedir. Bu nedenle COP31’e giden süreç, Türk şirketleri açısından yalnızca uluslararası iklim müzakerelerinin takip edileceği bir dönem değil, aynı zamanda önümüzdeki yıllarda şekillenecek ekonomik ve düzenleyici koşulların değerlendirilmesi bakımından önemli bir eşik niteliğindedir. Türk şirketleri açısından bu dönüşümün en belirgin unsurlarından biri karbon yönetimidir. Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın kesin uygulama dönemine geçmesiyle birlikte, özellikle Avrupa pazarına ihracat gerçekleştiren karbon yoğun sektörlerde ürünlerin gömülü emisyonlarının ölçülmesi ve yönetilmesi daha önemli hâle gelmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye’nin kendi Emisyon Ticaret Sistemi’ni oluşturmasına yönelik çalışmaların devam etmesi ve İklim Kanunu ile bu alandaki hukuki zeminin oluşturulması, karbon emisyonlarının belirli sektörler açısından doğrudan ekonomik bir karşılığa dönüşebileceği yeni bir döneme işaret etmektedir. Bu gelişmeler, karbonun şirketler açısından yalnızca sürdürülebilirlik raporlarında açıklanan çevresel bir gösterge olmaktan çıkarak üretim maliyetlerini, yatırım kararlarını ve uzun vadeli rekabet gücünü etkileyebilecek stratejik bir unsur hâline geldiğini göstermektedir. Dolayısıyla şirketlerin yalnızca toplam sera gazı emisyonlarını hesaplamaları yeterli olmayacak; emisyonların hangi üretim süreçlerinden kaynaklandığını belirlemeleri, ürün bazında karbon yoğunluğunu analiz etmeleri ve gelecekte ortaya çıkabilecek karbon maliyetlerini finansal planlama süreçlerine dâhil etmeleri de önem kazanacaktır. Karbon maliyetlerinin artan önemi, şirketlerin enerji stratejilerini de doğrudan etkilemektedir. Enerji verimliliği yatırımları, yenilenebilir enerji kullanımı, elektrifikasyon, düşük karbonlu üretim teknolojileri ve süreç optimizasyonu artık yalnızca çevresel performansı iyileştirmeye yönelik uygulamalar olarak değerlendirilmemelidir. Nitekim Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı verilerine göre, 2024 yılında devreye alınan büyük ölçekli yenilenebilir enerji kapasitesinin %91’i, en düşük maliyetli yeni fosil yakıtlı üretim alternatiflerine kıyasla daha düşük maliyetle elektrik üretmiştir. Aynı dönemde, 2010 yılına kıyasla büyük ölçekli güneş enerjisinin ortalama elektrik üretim maliyeti yaklaşık %90, kara tipi rüzgâr enerjisinin maliyeti ise yaklaşık %70 gerilemiştir. Enerji verimliliği alanındaki küresel yatırımların 2024 yılında yaklaşık 660 milyar ABD dolarına ulaşması da enerji dönüşümünün yalnızca iklim politikalarının değil, yatırım kararlarının da temel unsurlarından biri hâline geldiğini göstermektedir. Bu gelişmeler doğrultusunda enerji dönüşümüne yönelik yatırımlar, şirketlerin gelecekte karşılaşabilecekleri karbon maliyetlerini azaltmalarına, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı dayanıklılıklarını artırmalarına ve düşük karbonlu ürünlere yönelik talebin yükseldiği pazarlarda rekabet güçlerini korumalarına katkı sağlayabilecek stratejik araçlara dönüşmektedir. Bu çerçevede şirketler açısından temel mesele yalnızca ne kadar emisyon üretildiğinin belirlenmesi değil, söz konusu emisyonların hangi yatırımlarla, hangi zaman diliminde ve hangi maliyet düzeyinde azaltılabileceğinin de ortaya konulmasıdır.

İklim politikalarının şirketlere yansıdığı bir diğer önemli alan sürdürülebilirlik verileridir. Karbon piyasaları, sürdürülebilirlik raporlaması, yeşil finansman ve uluslararası tedarik zincirleri giderek daha güvenilir, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir çevresel verilere ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle şirketlerin emisyon hesaplama ve raporlama sistemlerini yalnızca mevzuata uyum amacıyla oluşturulan yapılar olarak değerlendirmemeleri gerekmektedir. Güçlü bir sürdürülebilirlik veri altyapısı, hangi faaliyetlerin daha yüksek karbon maliyeti oluşturduğunun belirlenmesine, yatırım önceliklerinin değerlendirilmesine ve dönüşüm performansının izlenmesine de katkı sağlayacaktır. Bu yönüyle sürdürülebilirlik verisi, raporlama süreçlerinin tamamlayıcı bir unsuru olmaktan çıkarak kurumsal karar alma mekanizmalarının temel girdilerinden biri hâline gelmektedir. Söz konusu dönüşümün etkileri yalnızca büyük ölçekli veya halka açık şirketlerle sınırlı değildir. Büyük şirketlerin Kapsam 3 emisyonlarını hesaplamaları ve değer zincirlerindeki karbon performansını daha yakından takip etmeleri, tedarikçilerden talep edilen çevresel verilerin kapsamını da genişletmektedir. Bu durum, özellikle büyük ihracatçıların tedarik zincirlerinde faaliyet gösteren KOBİ’ler açısından önem taşımaktadır. Doğrudan bir karbon fiyatlandırma veya sürdürülebilirlik raporlama düzenlemesinin kapsamına girmeyen bir işletme dahi, müşterilerinin iklim hedefleri veya raporlama gereklilikleri nedeniyle enerji tüketimi, üretim kaynaklı emisyonları ya da ürün karbon ayak izi hakkında veri sunmak durumunda kalabilmektedir. Dolayısıyla yeşil dönüşümün işletmeler üzerindeki etkisini yalnızca doğrudan mevzuat kapsamına girip girmeme üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Şirketlerin küresel ve ulusal tedarik zincirlerindeki konumu da karşılaşacakları sürdürülebilirlik beklentilerinin belirlenmesinde önemli bir unsur hâline gelmektedir. Düşük karbonlu ekonomiye geçiş aynı zamanda önemli bir yatırım ihtiyacını beraberinde getirmektedir. Üretim tesislerinin modernizasyonu, enerji verimliliğinin artırılması, yenilenebilir enerji kullanımı, elektrifikasyon ve yeni teknolojilere geçiş şirketler açısından önemli finansman gereksinimleri yaratabilmektedir. Bununla birlikte aynı dönüşüm, yeni finansman olanaklarını da beraberinde getirmektedir. Bankaların, uluslararası finans kuruluşlarının ve yatırımcıların yeşil ve dönüşüm yatırımlarına yönelik finansman araçlarını geliştirmeleri, iklim performansı güçlü ve güvenilir dönüşüm planlarına sahip şirketler açısından yeni fırsatlar yaratabilmektedir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde şirketlerin yalnızca sürdürülebilirlik hedefleri açıklamaları değil, bu hedeflere hangi yatırımlarla, hangi zaman çizelgesi içerisinde ve hangi finansman modeliyle ulaşacaklarını ortaya koymaları da önem kazanacaktır. COP31’in Türkiye’de gerçekleştirilmesi, Türk şirketlerine küresel yatırımcılar, finans kuruluşları, teknoloji sağlayıcıları ve uluslararası şirketlerle aynı platformda buluşmaları açısından önemli bir görünürlük sağlayacaktır. Bununla birlikte konferansın Türk iş dünyası açısından gerçek değerinin yalnızca bu görünürlükle sınırlı olmadığı açıktır. COP31’in oluşturacağı ivmenin şirketlerin kendi dönüşüm süreçlerini hızlandırmaları amacıyla kullanılması; karbon ayak izinin ölçülmesi, emisyon azaltım yol haritalarının hazırlanması, enerji ve teknoloji yatırımlarının planlanması, tedarik zincirlerinin değerlendirilmesi ve sürdürülebilirlik verisinin kurumsal karar alma süreçlerine entegre edilmesi bakımından önemli bir fırsat sunmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde COP31, Türk iş dünyası için yalnızca Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleştirilecek iki haftalık bir konferans olarak görülmemelidir. COP31’e uzanan süreç, şirketlerin düşük karbonlu ekonomide nasıl rekabet edeceklerini, yatırım önceliklerini hangi alanlarda belirleyeceklerini ve uluslararası değer zincirlerinde nasıl konumlanacaklarını etkileyebilecek daha uzun vadeli bir dönüşümün parçasıdır. İklim politikalarının şirketler üzerindeki etkilerinin önümüzdeki dönemde daha görünür hâle gelmesi beklenirken, bu dönüşüme hazırlıklı olan işletmeler açısından süreç yalnızca yeni yükümlülükler ve maliyetler anlamına gelmemektedir. Enerji verimliliği, teknolojik dönüşüm, yeşil finansman, yeni pazar olanakları ve düşük karbonlu ürünlere yönelik artan talep, şirketler açısından yeni rekabet alanları da oluşturabilmektedir. Bu nedenle Türk iş dünyası bakımından temel soru artık iklim dönüşümünün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği değil, şirketlerin bu dönüşüm içerisinde nasıl konumlanacakları ve ortaya çıkan riskleri yönetirken yeni ekonomik fırsatlardan ne ölçüde yararlanabilecekleridir.

Yazar: Emre Rüştü ERBAY

Kaynak: Lebib Yalkın Aylık Mevzuat Dergisi Eylül Sayısı 2026

× Popup Görseli

E-Bültenimizi İnceleyin