Munzam Zarar ve Yasal Faiz: Anayasa Mahkemesinin Son Kararları Işığında Bir Değerlendirme
Mehmet Nuri Yurdagül - - 06 Ocak 2026
Özet
Son yıllarda Türkiye’de yüksek enflasyon ve uzun yargılama süreleri, para alacaklarının reel değerinin ciddi biçimde aşınmasına yol açmıştır. Bu durum, alacaklının uğradığı zararın yalnızca yasal faizle giderilememesi sorununu gündeme getirmiş, anayasal tartışmalara neden olmuştur. Anayasa Mahkemesi, 29.09.2025 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 08.07.2025 tarih 2024/41763 B. Numaralı Caner Şafak kararında, enflasyon karşısında alacağın değer kaybını telafi edecek etkili bir hukuk yolunun bulunmadığı sonucuna ulaşmış ve bu sorunun yapısal nitelikte olduğu gerekçesiyle pilot karar usulünü işletmiştir. Bunu takiben Mahkeme, 01.12.2025 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 22.07.2025 tarih 2024/24 E. ve 2025/164 K. numaralı kararı ile 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 1. maddesini, sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiştir. Bu çalışmada, anılan iki karar birlikte ele alınarak munzam zarar kurumunun mevcut uygulaması, yasal faiz rejiminin enflasyon karşısındaki yetersizliği ve yasama organının pozitif yükümlülükleri değerlendirilmekte; ortaya çıkan anayasal sorunlar ve olası çözüm yolları incelenmektedir.
Anahtar Kelimeler
Enflasyon, munzam zarar, yasal faiz, mülkiyet hakkı, pilot karar usulü.
1. Giriş
Para alacaklarının korunması, özel hukuk ilişkilerinin yanı sıra mülkiyet hakkının anayasal güvencesi bakımından da merkezi bir öneme sahiptir. Bilhassa uzun yargılama süreçlerinden kaynaklanan alacağın vadesinde tahsil edilememesi sorunu yüksek enflasyon dönemlerinde alacağın reel değerinde ciddi bir erimeye sebebiyet vermektedir. Bu durum, kamu düzenini etkilemekte, kişi ve toplum güvenliğini bozmaktadır.
Uzman kalemlerden, mevzuat dünyasına dair kapsamlı içeriklere ulaşmak için şimdi Aylık Mevzuat Dergisi’ne göz atın!
Türk hukukunda, yasal faiz ile karşılanamayan zararların giderilmesi amacıyla munzam zarar kurumu öngörülmüştür. Ancak uygulamada bu kurumun etkili biçimde işletilemediği görülmektedir. Özellikle mahkemelerin, enflasyon nedeniyle meydana gelen değer kaybını “somut olarak ispatlanmadığı” gerekçe- siyle reddetmesi, alacaklılar bakımından sistematik bir hak kaybına neden olmuştur. Bu durum, yalnızca özel hukuk düzleminde değil, aynı zamanda Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile 40. maddede düzenlenen etkili başvuru hakkı açısından da ciddi sorunlar doğurmaktadır.
Anayasa Mahkemesi, 2025 yılı içerisinde verdiği iki önemli kararla bu sorunu anayasal düzeyde ele almıştır. Mahkeme, Caner Şafak başvurusuna ilişkin kararında, enflasyon karşısında alacağın değer kaybını telafi edecek etkili bir hukuk yolunun bulunmadığını tespit etmiş; sorunun yapısal nitelikte olduğu sonucuna vararak pilot karar usulünü uygulamıştır. Bunu takiben, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un yasal faizi düzenleyen 1. maddesi, sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Bu çalışmada, söz konusu iki karar birlikte değerlendirilerek, munzam zarar kurumunun mevcut uygulamasının neden etkili bir başvuru yolu oluşturmadığı, yasal faiz rejiminin enflasyon karşısındaki anayasal yetersizliği ve bu bağlamda yasama organının üstlenmesi gereken pozitif yükümlülükler incelenecektir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesinin pilot karar yaklaşımının ve iptal kararının uygulamaya olası etkileri ele alınacaktır.
2. Enflasyon Karşısında Alacağın Değer Kaybı ve Anayasal Koruma Sorunu
Türkiye’de son yıllarda yüksek enflasyon ve uzun yargılama süreleri, alacaklıların mahkeme kararlarıyla hüküm altına alınan alacaklarının fiilen ciddi ölçüde değer kaybetmesine yol açmaktadır.Bu durum, klasik borçlar hukuku araçlarıyla telafi edilemeyen yapısal bir sorunu gündeme getirmiştir. Özellikle yasal faiz oranlarının uzun süre güncellenmemesi ve mahkemelerin munzam zarar taleplerine yaklaşımı, mülkiyet hakkının etkin korunup korunmadığı sorusunu doğurmuştur.
Anayasa Mahkemesi, son dönemde verdiği iki kritik kararla bu sorunu anayasal düzlemde ele almış; hem bireysel başvuru yoluyla ortaya çıkan ihlalleri tespit etmiş hem de norm denetimi yoluyla mevzuattaki eksiklikleri ortaya koymuştur. Bu çerçevede 08.07.2025 tarihli Caner Şafak kararı ile munzam zarar uygulaması pilot karar usulü kapsamında değerlendirilmiş, 22.07.2025 tarihli kararla ise 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesi kısmen iptal edilmiştir.
2.1.Yasal Faiz Oranlarının Enflasyon Karşısındaki Yetersizliği
3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun uyarınca belirlenen yasal faiz oranı, uzun yıllar boyunca ekonomik gerçeklikten uzak bir şekilde sabit kalmıştır. Kanun’un 1. maddesine göre Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’na göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık yüzde oniki oranı üzerinden yapılır. Cumhurbaşkanı, bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar artırmaya yetkilidir.
Bu hükümden anlaşılacağı üzere yasal faiz oranı Cumhurbaşkanı kararıyla yıllık yerine aylık olarak ya da yıllık yüzde 1,2 ile 24 arasında belirlenebilir. Bu noktada Cumhurbaşkanına belirli sınırlar dahilinde yasal faizi belirleme yetkisi verilmiştir. Burada 1. maddenin değiştirilerek mevcut halini aldığı andan itibaren yasal faiz oranının ne kadar olduğuna değinmenin yerinde olduğunu düşünmekteyiz. 27.04.2005 tarih ve 25798 sayılı
Resmî Gazete’de yayımlanan Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 14. maddesiyle 3095 sayılı Kanunun 1. maddesi değiştirilmiştir. Değişikliğin yürürlük tarihi 21.04.2005’tir.
01.05.2005 tarihinde, mezkûr madde yürürlüğe girdikten hemen sonra yasal faiz oranı 2005 yılının sonuna kadar %12 olarak kalmış, 2006’dan 2024 yılının Haziran ayına kadar ise %9 olarak belirlenmiştir. Bu süre zarfında Türkiye’deki enflasyon oranlarının tespiti için Türkiye İstatistik Kurumu verilerine bakılmalıdır. Burada özellikle 2018 yılından itibaren yıllık tüketici fiyat endeksi (TÜFE) oranlarının yasal faiz oranına nispetle oldukça fazla arttığı görülmektedir. Buna göre TÜFE oranları 2019 yılında %11,84, 2020 yılında %14,60, 2021 yılında %36,08, 2022 yılında %64,27, 2023 yılında %64,77 şeklindedir. Belirlenen süre zarfında yasal faizin yalnızca %9 olduğu göz önüne alındığında alacağın reel değer kaybı anlaşılacaktır.
2.2. Munzam Zarar Kurumu ve Uygulamadaki Sorunlar
Munzam zarar, borçlunun temerrüdü nedeniyle yasal faizle karşılanamayan zararın ayrıca tazmini amacıyla düzenlenmiş bir kurumdur. Normatif dayanağı, Türk Borçlar Kanunu’nun 122. maddesidir.
Buna göre alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür. Maddenin lafzından da anlaşılacağı üzere munzam zarar kurumu ile amaçlanan, yasal faizin yetersiz kaldığı durumlarda alacaklıya ek bir koruma sağlanmasıdır.
2.1. başlıkta yasal faizin enflasyon nedeniyle alacaklının değer kaybını tam olarak karşılayamayabile- ceğine değinmiş ve yıllara göre somutlaştırmıştık. Munzam zarar müessesesinin, yasal faizin enflasyon oranından düşük olduğu zamanlarda teorik olarak alacaklının değer kaybını önleyecek bir hukuki mekanizma olduğu söylenebilir. Ancak Türk yargı pratiğinde, munzam zarar taleplerinin neredeyse otomatik biçimde “zararın somut olarak ispat edilemediği” gerekçesiyle reddedildiği görülmektedir. İnceleme konumuz olan Caner Şafak kararında da, Anayasa Mahkemesi tarafından Yargıtay uygulamasına değinilmiştir. Munzam zarara ilişkin olarak Yargıtay içtihadında uzun yıllar boyunca yeknesak olmayan bir uygulamanın varlığı dikkat çekmektedir. Özellikle yüksek enflasyon dönemlerinin etkili olduğu süreçlerde, alacaklının temerrüt faiziyle karşılanamayan zararının ne şekilde ispatlanacağı hususu, Yargıtay kararlarında farklı ölçütlerle ele alınmıştır. Yargıtay’ın önceki tarihli bazı kararlarında, enflasyonist ekonomik koşulların varlığı karşısında alacaklının parasını atıl şekilde elde tutmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu kabul edilmiştir. Bu yaklaşımda, paranın ekonomik değerini korumak isteyen makul bir kişinin, en azından vadeli mevduat, döviz veya benzeri yatırım araçlarına yönelmesinin beklenebilir olduğu; dolayısıyla yüksek enflasyonun hâkim olduğu dönemlerde alacağın geç ödenmesi nedeniyle alacaklının temerrüt faizini aşan bir zarara uğradığı yönünde bir karinenin oluştuğu ifade edilmiştir. Bu görüş doğrultusunda, alacaklının munzam zararı ispat yükünü yerine getirdiği, aksinin ise borçlu tarafından somut olgularla ortaya konulması gerektiği kabul edilmiştir.
Buna karşılık, özellikle son yıllarda Yargıtay’ın ağırlık kazanan içtihadında, munzam zararın varlığının salt ekonomik göstergelere dayanılarak kabul edilemeyeceği yönünde daha katı bir yaklaşım benimsenmiştir. Bu çerçevede Yargıtay, yüksek enflasyon oranları, döviz kurlarındaki artış, piyasa faizlerinin seviyesi veya paranın satın alma gücündeki genel düşüş gibi olguların, tek başına munzam zararın varlığını ortaya koymaya yeterli olmadığını vurgulamaktadır. Alacaklının, kendi durumuna özgü olarak geç ödeme nedeniyle hangi somut zarara uğradığını açık ve ispatlanabilir biçimde ortaya koyması gerektiği kabul edilmektedir.
Bu yaklaşım uyarınca, munzam zarar talebinde bulunan alacaklının; yalnızca ülke ekonomisindeki olumsuzluklara veya varsayımsal yatırım getirilerine dayanması yeterli görülmemekte, geç ödeme ile doğrudan bağlantılı, kişisel ve fiilî bir zarar olgusunun ortaya konulması aranmaktadır. Aksi hâlde, temerrüt faiz oranlarının kanun koyucu tarafından ekonomik koşullar dikkate alınarak belirlendiği, bu nedenle genel ekonomik verilerden hareketle temerrüt faizini aşan bir zararın varlığının varsayılamayacağı ifade edilmektedir.
Bu doğrultuda Yargıtay’ın güncel uygulamasında, munzam zarar talebinin kabulü için alacaklının; borçlunun temerrüdü, zarar, illiyet bağı ve zararın miktarını somut delillerle ispat etmesi gerektiği; genel ekonomik koşulların ise ne bir karine oluşturduğu ne de alacaklıya ispat kolaylığı sağladığı kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, uygulamada munzam zarar davalarının büyük ölçüde reddedilmesine yol açmakta ve temerrüt faiziyle karşılanamayan reel değer kayıplarının giderilmesini fiilen güçleştirmektedir.
3. Caner Şafak Kararı ve Pilot Karar Usulünün Uygulanması
3.1. Kararın Konusu ve Anayasa Mahkemesinin Değerlendirmesi
Anayasa Mahkemesi, Caner Şafak (B. No: 2024/41763) kararında, başvurucunun alacağının uzun yargılama süreci ve yetersiz yasal faiz nedeniy- le enflasyon karşısında ciddi biçimde değer kaybettiğini tespit etmiştir. Mahkeme, derece mahkemelerinin munzam zarar talebini “somut ispat yokluğu” gerekçesiyle reddetmesini, mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlali olarak değerlendirmiştir.Bu karara konu başvuruda Anayasa Mahkemesi, özel hukuk kişilerinin alacaklarının uzun yargılama ve icra süreçleri sonunda, yalnızca kanuni veya temerrüt faizi uygulanarak ödenmesinin, yüksek enflasyon koşullarında mülkiyet hakkı bakımından nasıl sonuçlar doğurduğunu incelemiştir. Mahkeme, özellikle enflasyonist dönemlerde paranın satın alma gücünde meydana gelen ciddi aşınmanın, alacaklının mülkiyet hakkını yalnızca şeklen değil, fiilen de etkisiz hâle getirdiğini vurgulamıştır.
Anayasa Mahkemesi kararında, enflasyonun sabit kanuni faiz oranlarının çok üzerinde seyretmesinin, borçlular açısından borcun zamanında ödenmemesini ekonomik olarak avantajlı hâle getirdiğini, alacaklılar açısından ise ciddi bir hak kaybı doğurduğunu tespit etmiştir. Bu durumun yalnızca bireysel zararlarla sınırlı kalmadığı, borçluların yargılamayı uzatma eğilimini artırdığı, dava ve icra dosyalarının çoğalmasına yol açtığı ve nihayetinde yargıya olan güveni zedelediği ifade edilmiştir.
Mahkeme, bu tabloyu daha önceki kamulaştırma ve kamu alacaklarına ilişkin içtihadıyla paralel şekilde, mülkiyet hakkı bakımından “aşırı ve olağan dışı bir külfet” olarak nitelendirmiştir. Somut olayda başvurucu, yaklaşık on yıl süren bir icra ve yargılama süreci sonunda alacağını tahsil etmiş; ancak uygulanan %9 oranındaki temerrüt faizinin, bu süre zarfında alacağın enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını telafi etmediğini ileri sürerek munzam zarar talebinde bulunmuştur. Derece mahkemeleri ise, enflasyon olgusunun tek başına munzam zararın varlığını ispatlamaya yeterli olmadığı, başvurucunun durumuna özgü somut zararların ayrıca ortaya konulması gerektiği gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Böylece başvurucu, alacağının reel değer kaybına uğradığını ortaya koymasına rağmen herhangi bir telafi imkânına ulaşamamıştır.
Anayasa Mahkemesi, bu noktada hukuk sisteminde alacaklının enflasyon kaynaklı değer kaybını giderebilecek etkili bir başvuru yolunun gerçekten mevcut olup olmadığını incelemiştir. Mahkeme, 3095 sayılı Kanun’da düzenlenen kanuni ve temerrüt faiz oranlarının, teorik olarak enflasyon karşısında alacağı korumaya elverişli olmadığını; zira bu oranların enflasyonla bağlantılı bir mekanizma içermediğini tespit etmiştir. Nitekim karar kapsamında yapılan ayrıntılı karşılaştırmada, uzun yıllar boyunca kanuni faiz oranlarının, TÜİK verilerine göre gerçekleşen enflasyon oranlarının belirgin biçimde altında kaldığı ortaya konulmuştur. Mahkeme ayrıca, teoride bu açığı kapatması beklenen munzam zarar davasının da pratikte etkili bir hukuk yolu oluşturmadığını değerlendirmiştir. Zira Yargıtay içtihatlarında munzam zarar bakımından uzun süredir süregelen görüş ayrılıkları bulunduğu, özellikle Hukuk Genel Kurulunun son dönemde benimsediği katı ispat yaklaşımının, alacaklının enflasyon kaynaklı zararını fiilen tazmin edilemez hâle getirdiği tespit edilmiştir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi, munzam zarar davasının da alacağın değer kaybını telafi etme konusunda “başarı şansı sunan” bir yol olarak kabul edilemeyeceği sonucuna ulaşmıştır. Bu değerlendirmeler ışığında Mahkeme, başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında ciddi biçimde değer kaybettiğini ve bu kaybın giderilmesini sağlayacak etkili bir hukuk yolunun bulunmadığını belirterek, Anayasa’nın 35. maddesiyle bağlantılı olarak 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. İhlalin, münferit bir yargı hatasından ziyade, özel hukuk kişilerinin alacaklarını enflasyona karşı koruyacak bir yasal mekanizmanın yokluğundan kaynaklandığı kabul edilmiştir.
3.2. Pilot Karar Niteliği ve Yapısal Sorun Tespiti
Anayasa Mahkemesi, sorunun yapısal nitelikte olduğuna hükmederek pilot karar usulünü uygulamış; benzer nitelikteki başvuruların geçici olarak ertelenmesine ve çözüm için yasama organının bilgilendirilmesine karar vermiştir.Mahkeme, alacakların enflasyon karşısında değer kaybını önleyecek veya telafi edecek etkili bir başvuru yolunun kanun koyucu tarafından oluşturulması gerektiğini açıkça ifade etmiştir.
Buna karşılık, somut başvuruda doğrudan tazminata hükmedilmeyerek, giderimin genel ve kalıcı bir yasal düzenleme yoluyla sağlanmasının daha uygun olduğu değerlendirilmiştir.
Kararda özellikle, alacağın değer kaybının öngörülebilir ve nesnel bir olgu olduğu, buna rağmen yargısal uygulamanın alacaklıya gerçek bir telafi imkânı sunmadığı vurgulanmıştır. Bu yönüyle karar, bireysel bir ihlal tespitinin ötesine geçerek sistematik bir soruna işaret etmektedir.
Karşı oyda ise başvurucunun alacağının enflasyon karşısında değer kaybetmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği tespitine katılınmaktadır.
Ancak çoğunluğun bu ihlali yapısal bir sorun olarak görüp pilot karar usulü işletmesine karşı çıkılmaktadır. Karşı oya göre sorun, hukuk sisteminde bir boşluk olmaktan ziyade, mahkemelerin Türk Borçlar Kanunu’nun 122. maddesini dar ve Anayasa’ya aykırı yorumlamasından kaynaklanmaktadır.
Karşı oyda, TBK m.122’nin alacaklıya munzam (aşkın) zararı talep etme imkânı tanıdığı, yüksek enflasyon dönemlerinde temerrüt faizinin alacağı korumaya yetmemesi hâlinde enflasyon farkının munzam zarar olarak istenebileceği vurgulanmaktadır.
Kanunda alacaklının bu zararı ayrıca somut delillerle ispat etmesini zorunlu kılan bir düzenleme bulunmadığı, buna rağmen Yargıtay içtihatlarıyla alacaklıya ağır bir ispat külfeti yüklendiği ifade edilmektedir.
Sonuç olarak karşı oy, somut olayda yapılması gerekenin pilot karar ve TBMM’ye bildirim değil, 6216 sayılı Kanun uyarınca yeniden yargılama yapılmasına hükmedilerek ihlalin bireysel düzeyde giderilmesi olduğunu belirtmektedir.
4. 3095 Sayılı Kanun’un 1. Maddesinin İptali ve Munzam Zarar Tartışması
4.1. Kararın Konusu ve Anayasa Mahkemesinin Değerlendirmesi
İnceleme konusu karar, Kahramanmaraş 3. İdare Mahkemesi tarafından itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesi önüne getirilen, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 1. maddesinin Anayasa’ya uygunluğuna ilişkindir. Somut olayda, deprem sonucu taşınmazı yıkılan davacıların uğradıkları zararların idareden tazmini talep edilmiş; ancak uygulanacak kanuni faiz oranının, alacağın enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını telafi etmekte yetersiz kaldığı kanaatine varan derece mahkemesi, anılan kuralın Anayasa’nın başta mülkiyet hakkı olmak üzere çeşitli hükümlerine aykırı olduğunu ileri sürerek iptal talebinde bulunmuştur.
Anayasa Mahkemesi, öncelikle itiraz konusu kuralın bakılmakta olan davada uygulanabilir nitelikte olup olmadığını incelemiş ve kanuni faiz oranına ilişkin düzenlemenin yalnızca sözleşmeden doğan borç ilişkilerinde değil; haksız fiil, sebepsiz zenginleşme ve kamu hukukundan kaynaklanan borç ilişkilerinde de uygulama alanı bulduğunu tespit etmiştir. Bu nedenle Mahkeme, incelemesini özellikle sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden yürütmüştür.
Mahkeme kararında, faiz kavramının yalnızca borçlunun temerrüdünün yaptırımı olarak değil, aynı zamanda alacaklının parasal alacağından yoksun kaldığı süre boyunca uğradığı ekonomik kaybın telafisine hizmet eden bir araç olduğu vurgulanmıştır. Bu bağlamda, alacağın geç ödenmesi hâlinde enflasyonun etkisiyle paranın satın alma gücünde meydana gelen aşınmanın, mülkiyet hakkı kapsamında korunması gereken bir menfaat olduğu kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesi, daha önceki bireysel başvuru ve norm denetimi kararlarına da atıfla, icrası kabil alacakların Anayasa’nın 35. maddesi anlamında “mülk” teşkil ettiğini ve bu alacakların değer kaybına uğratılmaksızın ödenmesinin devletin pozitif yükümlülükleri arasında yer aldığını ifade etmiştir.Bu çerçevede Mahkeme, 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesinde öngörülen kanuni faiz oranının, özellikle yüksek enflasyonist dönemlerde, alacağın reel değerini korumaya elverişli olup olmadığını değerlendirmiştir. Kararda, kanuni faiz oranının uzun süre boyunca enflasyon oranlarının ve piyasadaki diğer finansal getiri araçlarının gerisinde kaldığı, Cumhurbaşkanına tanınan faiz oranını artırma yetkisinin ise bu yapısal sorunu gidermekte yeterli bir güvence oluşturmadığı tespit edilmiştir. Zira söz konusu yetki, faiz oranının en fazla bir katına kadar artırılmasıyla sınırlıdır ve bu sınır, paranın değer kaybının telafisini her durumda sağlayabilecek esneklikte değildir.
Anayasa Mahkemesi’ne göre, hak edildiği hâlde zamanında ödenmeyen bir para alacağının, ödeme anına kadar geçen sürede ciddi ölçüde değer kaybetmesi, alacaklıya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklemektedir. Bu durum ise mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında kurulması gereken adil dengeyi alacaklı aleyhine bozmaktadır. Mahkeme, hukuk sisteminde alacağın enflasyon karşısında uğradığı değer kaybını telafi edecek etkili bir hukuk yolunun bulunmamasını, Anayasa’nın 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkı bakımından da sorunlu görmüştür.
Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesinin, sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden, alacaklının parasal alacağını enflasyon karşısında koruyacak yeterli güvenceler içermediği kanaatine varmış; bu nedenle kuralın, Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak 40. maddede güvence altına alınan etkili başvuru hakkını ihlal ettiğine hükmetmiştir. Bu gerekçelerle kuralın iptaline karar verilmiş, doğacak hukuki boşluğun kamu yararını zedelememesi amacıyla iptal hükmünün yürürlüğe girişi dokuz ay ertelenmiştir.
4.2. Karşı Oy Gerekçesi ve Caner Şafak Kararı ile Çelişki
İncelenen norm denetimi kararında karşı oy sahipleri, çoğunluğun mülkiyet hakkının ihlalini “yapısal bir sorun” olarak nitelendirmesine ve bu nedenle kanun hükmünün iptaline karar verilmesine katılmamışlardır. Karşı oyda, sorunun kaynağının kanun koyucunun düzenlemesinden ziyade, mevcut yasal çerçevenin derece mahkemeleri ve Yargıtay tarafından Anayasa’ya uygun biçimde yorumlanmamasından ileri geldiği savunulmaktadır. Bu yaklaşım, Caner Şafak kararında Anayasa Mahkemesi tarafından benimsenen değerlendirme çizgisiyle belirgin bir gerilim ve çelişki içermektedir.
Karşı oy gerekçesinde öncelikle Türk Borçlar Kanunu’nun 118, 120 ve özellikle 122. maddeleri birlikte ele alınarak, para borçlarında alacaklının temerrüt faizi talep etme hakkının kusurdan bağımsız olduğu, temerrüt faizini aşan zararın (munzam zarar) söz konusu olması hâlinde ise borçlunun kusursuzluğunu ispat etmedikçe bu zarardan da sorumlu tutulacağı vurgulanmıştır. Karşı oy sahiplerine göre, TBK m. 122’de alacaklının aşkın zararı ayrıca ispat etmesini zorunlu kılan açık bir kanuni düzenleme bulunmamaktadır. Buna rağmen Yargıtay içtihatlarıyla geliştirilen katı ispat yükü anlayışı, normatif bir eksiklikten değil, yargısal yorumdan kaynaklanan bir uygulama sorunu niteliğindedir.
Bu çerçevede karşı oyda, enflasyonist dönemlerde temerrüt faizinin alacağın reel değer kaybını telafi edememesi nedeniyle ortaya çıkan sorunun, kanuni faiz oranının yetersizliğinden ziyade, munzam zarar kurumunun işlevsizleştirilmesinden doğduğu ileri sürülmektedir. Karşı oy sahipleri, Anayasa Mahkemesinin daha önceki bireysel başvuru kararlarında —özellikle Ano İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti. kararında— bu soruna kanun iptali yoluyla değil, yeniden yargılama ve Anayasa’ya uygun yorum yükümlülüğü üzerinden çözüm ürettiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla onlara göre, somut başvuruda da izlenmesi gereken yol, iptal ve pilot karar mekanizması değil; 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesi uyarınca yeniden yargılama yoluyla ihlalin giderilmesidir.
Bu yaklaşım, Caner Şafak kararında Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu tarafından benimsenen tespitten önemli ölçüde ayrılmaktadır. Caner Şafak kararında Mahkeme, munzam zarar taleplerinin yargı pratiğinde neredeyse otomatik biçimde “somut ispat” gerekçesiyle reddedilmesini, münferit ve yorum kaynaklı bir sorun olarak değil; alacakların enflasyon karşısında korunmasını sağlayacak etkili bir hukuki mekanizmanın bulunmaması şeklinde yapısal bir problem olarak nitelendirmiştir. Bu nedenle de ihlalin gideriminin bireysel düzeyde yeniden yargılama ile sınırlı kalamayacağı, yasama organının müdahalesini gerektiren sistemsel bir eksiklik bulunduğu sonucuna varılmıştır.
Karşı oy ise, TBK m. 122’nin normatif olarak yeterli bir koruma sağladığını, sorunun yargısal uygulamadaki farklılık ve dirençten ibaret olduğunu savunarak, yapısal sorun tespitini reddetmektedir. Bu noktada Caner Şafak kararı ile karşı oy arasındaki temel ayrışma, ihlalin kaynağının nasıl tanımlandığına ilişkindir. Çoğunluk görüşü, alacağın enflasyon karşısında korunamamasını hukuk sisteminin bütününe sirayet eden ve etkili başvuru hakkını da zedeleyen bir sistem sorunu olarak ele alırken; karşı oy, mevcut yasal araçların doğru yorumlanması hâlinde bu ihlalin önlenebileceği kanaatindedir.
Sonuç olarak, karşı oy gerekçesi, Caner Şafak kararında ortaya konulan “yapısal sorun” yaklaşımını zayıflatmakta; mülkiyet hakkı ihlallerinin çözümünü norm denetimi ve yasama müdahalesi yerine, yargısal yorum ve yeniden yargılama mekanizmasına indirgemektedir.
Ancak Caner Şafak kararının ortaya koyduğu üzere, munzam zarar kurumunun uzun yıllar boyunca etkisiz bırakılması ve alacaklının sistematik biçimde aşırı bir külfete maruz kalması, sorunun salt yorum farklılığıyla açıklanamayacak ölçüde kökleştiğini göstermektedir. Bu yönüyle karşı oy, Mahkemenin aynı dönemde geliştirdiği mülkiyet hakkının enflasyon karşısında korunmasına ilişkin anayasal yaklaşım ile taban tabana zıt niteliktedir.
5. Sonuç
Anayasa Mahkemesinin 2025 yılında verdiği Caner Şafak bireysel başvuru kararı ile 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesinin kısmen iptaline ilişkin norm denetimi kararı birlikte değerlendirildiğinde, Türk hukukunda para alacaklarının korunmasına ilişkin mevcut rejimin hem normatif hem de uygulamaya ilişkin ciddi eksiklikler barındırdığı açıkça görülmektedir.
Öncelikle, uzun yargılama ve icra süreçleri ile sabit veya enflasyonun gerisinde kalan yasal faiz oranlarının birleşmesi, alacaklılar bakımından öngörülebilir ve kaçınılmaz bir reel değer kaybı yaratmaktadır. Anayasa Mahkemesi, bu kaybın artık münferit yargı hatalarıyla açıklanamayacağını; aksine mülkiyet hakkı ile etkili başvuru hakkını birlikte zedeleyen yapısal bir problem niteliği taşıdığını tespit etmiştir. Bu tespit, para alacaklarının Anayasa’nın 35. maddesi anlamında “mülk” olduğu yönündeki yerleşik içtihadın, enflasyonist ekonomik koşullar ışığında yeni bir boyut kazandığını göstermektedir.
Çalışmada incelendiği üzere, teoride alacaklının korunmasını amaçlayan munzam zarar kurumu, Yargıtay’ın son yıllarda benimsediği katı ispat yaklaşımı nedeniyle pratikte etkisiz hâle gelmiştir. Enflasyon gibi genel ve nesnel bir olgunun, alacaklı bakımından zararın varlığına ilişkin hiçbir karine oluşturmaması ve alacaklının kendi durumuna özgü “somut” zararı ayrıca ispatlamak zorunda bırakılması, TBK m.122’nin koruyucu amacını büyük ölçüde boşa çıkarmaktadır. Anayasa Mahkemesinin Caner Şafak kararında vurguladığı üzere, bu yaklaşım alacaklıyı aşırı ve olağan dışı bir külfet altına sokmakta ve etkili bir başvuru yolunun varlığını şekli hâle getirmektedir.
Norm denetimi kararında 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesinin sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden iptal edilmesi ise, Mahkemenin sorunu yalnızca yargısal yorumla çözülebilecek bir mesele olarak görmediğini ortaya koymaktadır. Kararda, Cumhurbaşkanına tanınan faiz oranını belirleme yetkisinin dahi alacağın enflasyon karşısında korunması bakımından yeterli ve öngörülebilir bir güvence sağlamadığı açıkça ifade edilmiştir. Böylece Mahkeme, para alacaklarının reel değerinin korunmasının, devletin mülkiyet hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülükleri arasında yer aldığını normatif düzeyde teyit etmiştir.
Bu iki karar birlikte ele alındığında, Anayasa Mahkemesinin Türk hukukunda “enflasyon karşısında alacağın korunması” meselesini anayasal bir ilke hâline getirme yönünde önemli bir eşik aştığı söylenebilir. Ancak iptal kararının yürürlüğe girişinin ertelenmiş olması ve pilot karar kapsamında yasama organına tanınan süre, sorunun çözümünün henüz tamamlanmadığını da göstermektedir. Bu noktada geleceğe ilişkin üç temel senaryo öne çıkmaktadır.
Birinci senaryoda, kanun koyucu iptal kararının gerekçelerine uygun biçimde, yasal faizi enflasyonla veya piyasa göstergeleriyle bağlantılı, dinamik bir mekanizma hâline getirir ve munzam zarar kurumunu tamamlayıcı nitelikte açık ve öngörülebilir bir düzenleme yapar. Bu durumda para alacaklarının korunması büyük ölçüde normatif düzeyde sağlanacak, bireysel başvuruların ve yapısal ihlal iddialarının azalması mümkün olacaktır.
İkinci senaryoda, yasama müdahalesinin sınırlı veya gecikmeli kalması hâlinde, derece mahkemeleri ve Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi içtihadı doğrultusunda munzam zarar kavramını yeniden yorumlaması kaçınılmaz hâle gelecektir. Enflasyonun belirli dönemler bakımından alacaklı aleyhine güçlü bir karine oluşturduğunun kabul edilmesi, yargısal uygulama yoluyla mülkiyet hakkının daha etkin korunmasını sağlayabilir. Aksi takdirde, bireysel başvurular yoluyla Anayasa Mahkemesinin ihlal tespitleri artarak devam edecektir.
Üçüncü ve en olumsuz senaryoda ise ne normatif ne de yargısal düzeyde kayda değer bir değişiklik yapılmaması, pilot kararın gereğinin yerine getirilmemesi anlamına gelecektir. Bu durumda Anayasa Mahkemesi, ertelenen başvurular bakımından yeniden ihlal ve tazminat kararları vermek zorunda kalacak; bu da sorunun sistemsel niteliğini daha da derinleştirecektir.
Sonuç olarak, Anayasa Mahkemesinin 2025 tarihli bu iki kararı, Türk hukukunda para alacaklarının korunmasına ilişkin yerleşik kabullerin yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Munzam zarar kurumunun işlevselliğinin sağlanması ve yasal faiz rejiminin ekonomik gerçekliklerle uyumlu hâle getirilmesi, yalnızca özel hukuk adaleti açısından değil; mülkiyet hakkının anayasal güvencesinin gerçek anlamda hayata geçirilmesi bakımından da zorunludur. Bu bağlamda, söz konusu kararların, yasama ve yargı organları için gecikmeksizin dikkate alınması gereken güçlü bir anayasal uyarı niteliği taşıdığı söylenebilir.
Kaynakça
· Anayasa Mahkemesi, 1997/34 E., 1998/79 K., 15.12.1998.
· Anayasa Mahkemesi, Ano İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti., [GK], B. No: 2014/2267, 21.12.2017, §§ 80–82.
· Anayasa Mahkemesi, Caner Şafak, [GK], B. No: 2024/41763, 08.07.2025, §§ 22, 59–65, 72–75.
· Anayasa Mahkemesi, 2024/24 E., 2025/164 K., 22.07.2025, § 14.
· Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 1998/13-353 E., 1999/929 K., 10.11.1999.
· Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2023/11296 E., 2023/16397 K., 01.11.2023.
· Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2023/7422 E., 2024/292 K., 17.01.2024.
· Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 2023/13690 E., 2024/11814 K., 27.11.2024.
· Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2024/3150 E., 2025/2368 K., 24.04.2025.
· Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2025/4279 E., 2025/4372 K., 17.10.2025.
· Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 2025/3964 E., 2025/7182 K., 01.10.2025.
· Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 2025/1905 E., 2025/11499 K., 08.09.2025.
· Yargıtay 19. Hukuk Dairesi, 2018/1690 E., 2019/2185 K., 02.04.2019.
· 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, m. 122.
· 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun.
· Dağca Durgun, Mülkiyet Hakkı Bakımından Para Alacağının Enflasyon Karşısındaki Değer Kaybı, 2024.
· Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 2025, 30.Baskı, Legem Yayınevi, s.1247-1249
· Mehmet Akçaal, Güncel İçtihatlar Işığında Munzam Zarar, Süleyman Demirel Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XII, S. 2, 2022, s. 1069–1099.
· M. Kemal Oğuzman/Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler C. 1, 2025, 23.Bası, Vedat Kitapçılık s.530-535
· Serkan Alyanak / Burcu Bozkurt Cengiz, Anayasa Mahkemesinin Pilot Karar Uygulaması ve Kararların Yasama Organına Bildirilmesi, Yasama Dergisi, S. 48, s. 117–149.
· Şebnem Nebioğlu Öner, Güncel Yargı Kararları Bağlamında Aşkın Zarar, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, S. 165, s. 105–135.
· Resmî Gazete, 27.04.2005 tarihli ve 25798 sayılı Resmî Gazete,https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2005/04/20050427-1.htm (Erişim tarihi: 15.12.2025).
Yazar: Mehmet Nuri Yurdagül
Kaynak: Lebib Yalkın Aylık Mevzuat Dergisi Ocak 2026
